Bazen kendi kendime uzun uzun düşünüyorum: Utanç tam olarak nedir? Yüzün kızarması mı? İçine bir ağırlık çökmesi mi? Gözlerini kaçırmak mı? Yoksa gece başını yastığa koyduğunda, kimse görmese bile kendi içinden gelen o sert sesle yüzleşmek mi?

Ben utancı hep dışarıdan görünen bir tepki sanırdım.


Bir hata yaparsın, mahcup olursun, başını eğersin, sesin kısılır.

Oysa büyüdükçe anladım ki utanç yalnızca insanın yüzüne vuran bir duygu değil. Utanç, insanın vicdanıyla arasında kurduğu en sessiz ama en sert mahkemedir. Kimsenin bilmesine gerek yoktur. Bazen herkes seni alkışlarken bile utanıyor olabilirsin.

Bazen de herkes sana “ayıp” derken sen en ufak bir sızı hissetmeyebilirsin. Asıl mesele de burada başlıyor zaten.
Çünkü beni asıl düşündüren şey, insanların hata yapması değil. İnsan hata yapar.

Yanılır, tökezler, bazen kırar, bazen döker. Bunlar hayatın kiridir. Ama başka bir şey var: İnsan nasıl olur da gerçekten utanılacak bir şeyi utanmadan yapar? Nasıl olur da bir başkasının hakkını yerken eli titremez? Nasıl olur da yalan söylerken sesi düğümlenmez?

Nasıl olur da bir kalbi bile isteye kırar, sonra dönüp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder?
Bu soru, uzun zamandır içimde dönüp duruyor.
Ben utancı biraz da insanın kendine koyduğu sınırlar olarak görüyorum. Herkesin yasası olmayabilir. Herkesin terbiyesi aynı olmayabilir. Herkesin büyüdüğü ev, öğrendiği dil, gördüğü sevgi aynı olmayabilir.

Ama insanın içinde bir yerde “Buradan sonrası bana yakışmaz” diyen bir çizgi olması gerekir. İşte utanç bazen o çizgidir. İnsan o çizgiyi geçmekten utanır. Çünkü yalnızca topluma değil, kendi benliğine karşı da sorumludur.
Ama ne yazık ki bazı insanlar o çizgiyi kaybeder. Daha doğrusu, zamanla siler.

İnsan utanılacak şeyi utanmadan nasıl yapar, biliyor musun?


Önce kendine küçük bahaneler kurarak.
“Herkes yapıyor.”
“Mecburdum.”
“Ben yapmasam başkası yapacaktı.”
“O bunu hak etti.”
“Bir kereden bir şey olmaz.”
“Hayat zaten adil değil.”
İnsan vicdanını çoğu zaman doğrudan susturamaz. Önce onu ikna etmeye çalışır.

Kendi içindeki hakimi satın alamaz belki ama kandırmaya çalışır. İşte utancın aşınması da burada başlar. Bir yalan, ikinciyi kolaylaştırır. Bir kötülük, sonrakini sıradanlaştırır. Bir haksızlık, zamanla karaktere dönüşür.

Sonra insan, başta yaparken zorlandığı şeyi bir süre sonra hiç düşünmeden yapar hale gelir. Başta eli titrerken, sonra eli alışır. Başta yüzü kızarırken, sonra bakışı bile değişmez.

Utançsızlık çoğu zaman aniden doğmaz. İnşa edilir.

Bu cümle sert gelebilir ama doğru: İnsan bazı kötülüklere bir anda değil, alışa alışa dönüşür.

İçindeki rahatsızlığı her seferinde biraz daha bastırır. Kalbinin üstüne kat kat gerekçe örter.

Sonunda yaptığı şey değişmese de, ona verdiği anlam değişir. Ve bir süre sonra artık kendini kötü biri olarak değil, “haklı biri” olarak görmeye başlar. İşte en tehlikeli nokta da budur.

Çünkü utanmayan insan, çoğu zaman sadece kötü davranan insan değildir; çoğu zaman kendini tamamen haklı gören insandır.
Ben bazen şunu düşünüyorum: Utanç duygusu aslında insanı küçülten bir şey değil, insanı insan yapan şeylerden biri.

Çünkü utanan insan hâlâ içinde bir iyilik kırıntısı taşıyordur. Hâlâ yanlışla doğruyu ayıran bir yer vardır içinde. Hâlâ “Bunu yapmamalıydım” diyebilen biri, tamamen kaybolmuş değildir. Hâlâ geri dönebilir. Hâlâ tamir edebilir.


Hâlâ özür dileyebilir. Hâlâ insan kalabilir.
Asıl korkutucu olan, yaptığı şeyle ilgili hiçbir sızı hissetmeyen insandır.

Birini aşağılayan ama gece rahat uyuyan…
Emanete ihanet eden ama sabah aynaya rahat bakan…
Söz verip tutmayan ama kendini dürüst sanan…
Sevgi alıp karşılığında yara bırakan ama bunu “hayat” diye açıklayan…
Bunlar beni hep derinden düşündürür.
Çünkü utanç kaybolduğunda geriye çoğu zaman yalnızca çıkar kalır. Çıkar konuşunca vicdan susar.

Güç konuşunca merhamet çekilir. İnsan kendini merkeze koydukça başkasının canını küçük görmeye başlar.

O noktadan sonra yaptığı şeyin ayıp olup olmamasıyla ilgilenmez; işine yarayıp yaramadığıyla ilgilenir. Modern dünyanın en büyük kırılmalarından biri de bu değil mi zaten?

İnsanlar artık çoğu zaman “Doğru mu?” diye sormuyor. “Bana ne kazandırır?” diye soruyor.
Kazandırıyorsa, meşrulaştırıyor.
İşine geliyorsa, savunuyor.
Canı sıkılmıyorsa, mesele etmiyor.
Sonra da utanma duygusunun neden azaldığını konuşuyoruz.
Oysa utanç, insanın içindeki ahlaki alarm sistemidir. O alarm bozulduğunda ev yanar da içeridekiler hâlâ müzik dinlediğini sanır.
Ben utanmanın kötü bir duygu olduğunu düşünmüyorum.

Fazlası elbette insanı ezer. Yersiz utançlar vardır; çocukken susturulmuş olmanın, aşağılanmış olmanın, hor görülmenin bıraktığı yanlış utançlar… İnsan bazen kendi suçu olmayan şeylerden utanır.

Ailesinden utanır, bedeninden utanır, geçmişinden utanır, kırılmışlığından utanır, ağlamaktan utanır.

Bu başka bir yaradır. Bu sağlıklı bir utanç değildir; bu, başkasının insana zorla yüklediği ağırlıktır. Onu ayrıca konuşmak gerekir.
Benim sözünü ettiğim utanç başka. İnsanın kötülüğe karşı içinde hissettiği o doğal fren.

Bir başkasının alanına girerken, hakkını yerken, gururunu kırarken, güvenini çalarken devreye girmesi gereken şey. İnsanı kendine “Dur” dedirten iç ses.
Bugün birçok insanın bu sesi duymadığını düşünüyorum. Belki de duyuyor ama susturuyor.

Çünkü bu çağ, yüzleşmeyi değil vitrin kurmayı öğretiyor. İnsanlar artık iyi görünmeye, iyi olmaktan daha çok emek veriyor.

Özür dilemek yerine açıklama yapıyorlar. Hata kabul etmek yerine algı yönetiyorlar. İçlerini düzeltmek yerine cümlelerini süslüyorlar.

Ve ne acı ki çoğu zaman bu işe yarıyor.
Bu yüzden utanç da şekil değiştiriyor.

Eskiden insanlar yanlış yaptığında utanırdı.
Şimdi yakalandığında utanıyor.
Hatta bazen ona da utanmıyor; sadece rahatsız oluyor.
Bu çok ağır bir kırılma. Çünkü utanmakla rezil olmaktan korkmak aynı şey değil.

Utanmak vicdani bir duygudur. Rezil olmaktan korkmak ise sosyal bir hesap. Biri içten gelir, öbürü dışarıya bakar.

Biri “Ben yanlış yaptım” der. Diğeri “İnsanlar ne der?” der. Aradaki fark çok büyük.
Benim gözümde gerçek utanç, insanın tek başınayken de hissedebildiği şeydir.

Kimse bilmese bile içinin daralmasıdır. Kimse görmese bile kendinden eksilmenidir. Çünkü insanın asıl kimliği, kalabalıkların içinde değil, yalnızken yaptığı seçimlerde ortaya çıkar.
Peki bir insan utanma duygusunu neden kaybeder?
Bence bunun birkaç acı nedeni var.
İlki, sürekli kendini merkeze koymasıdır. Kendini dünyanın ortası sanan biri, başkalarının acısını dipnot gibi görür.

O zaman da verdiği zararı küçümser. “Abartıyorsun” der. “Bu kadar da değil” der. “Ben ne yaptım ki?” der.

Oysa bazen insanın yaptığı şeyin büyüklüğü, onun gözünde değil, karşısındakinin kalbinde anlaşılır.
İkincisi, tekrarın verdiği uyuşma. İnsan aynı yanlışı çok yapınca, o yanlış normal gelmeye başlar.

İlkinde tedirgin olduğu şey, onuncuda alışkanlığa dönüşür. Dil sertleşir, kalp katılaşır, bakış donar. Sonra kişi kendi değişimini fark bile etmez.

Kötülük onda bir karakter hatası olmaktan çıkar, çalışma prensibine dönüşür. Ürkütücü ama gerçek.
Üçüncüsü, çevrenin alkışı. Evet, bazen insanı en çok bozan şey ceza değil, alkıştır.

Haksız kazandığında çevresi onu “uyanık” diye överse, başkasını ezdiğinde “güçlü” diye takdir ederse, vefasızlığı “özgürlük”, bencilliği “öz saygı”, kabalığı “dürüstlük” diye pazarlarsa; insan utancını kaybetmekle kalmaz, onu kusur sanmaya başlar.

Merhametli olmaktan çekinir, ince davranmaktan utanır hale gelir. Böyle bir iklimde vicdan taşımak bile bazen saf görünür. Ama ben tam tersini düşünüyorum.

Asıl cesaret, kirlenmenin normal sayıldığı yerde temiz kalabilmektir. Dördüncüsü, geçmiş yaralar. Bunu da inkâr etmiyorum. Bazı insanlar vaktiyle o kadar çok eziliyor, o kadar çok görmezden geliniyor, o kadar çok kötü muamele görüyor ki zamanla acı çekmemek için duygularını kapatıyor.

Sonra yalnızca sevgiyi değil, utancı da hissedemez hale geliyor. Bu onları haklı yapmaz. Ama bazen nasıl bu kadar taşlaştıklarını anlamamıza yardımcı olur. Yaralı olmak başka, yaralayıcı olmak başka. Bunu karıştırmamak gerekir.
Ben yine de şuna inanıyorum: İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, içinde utancı yeniden duyabileceği bir yer hep kalır.

Bazen bir çocuğun bakışında, bazen annesinin sessizliğinde, bazen kırdığı bir insanın gözlerinde, bazen de kendi yalnızlığında ansızın karşısına çıkar.

Çünkü insan kendinden sonsuza kadar kaçamaz.

Bir yere kadar inkâr eder, bir yere kadar savunur, bir yere kadar sertleşir.

Ama hayat bazen öyle bir ayna tutar ki bütün gerekçeler paramparça olur.
İşte o an iki yol vardır:
Ya gerçekten yüzleşir,
ya da tamamen taşlaşır.
Yüzleşmek kolay değildir. Özür dilemek, pişmanlığı kabul etmek, telafi etmeye çalışmak, “Ben yanlış yaptım” diyebilmek; bunlar herkesin harcı değildir.

Çünkü utanmak bile bir olgunluk ister. Kendi kusurunu görebilmek, sandığımız kadar yaygın bir meziyet değil. İnsanlar başarıyla övünmeyi bilir ama hatayla oturup konuşmayı bilmez.

O yüzden birçok kişi karakter geliştirmek yerine imaj geliştirir. Oysa imaj insanı kurtarmaz. En fazla geciktirir. Kırılan güveni, süslenmiş cümleler değil; bedeli ödenmiş samimiyet onarır. Ben bazen kendi hayatıma da dönüp bakıyorum. Utandığım şeyler oldu.

Keşke öyle konuşmasaydım dediğim anlar oldu. Kırdığım, ihmal ettiğim, geç kaldığım, sustuğum, yanlış anladığım zamanlar oldu. İnsanım sonuçta. Ama belki de beni hâlâ ayakta tutan şey, bunların içimde bir iz bırakmış olması.


Çünkü ben iz bırakmayan hatadan korkarım. İnsanın yanlış yapması değil, yanlış yaptıktan sonra içinde hiçbir şeyin kıpırdamaması ürkütür beni. Utanç bazen can yakar, evet. Ama doğru yerde hissedildiğinde ruhu çürümekten korur.

Bir nevi iç denetimdir.

Kurum diliyle söylersem, insanın kendi içindeki risk kontrol mekanizmasıdır.

O mekanizma tamamen kapandığında, sistem dışarıdan düzgün görünse bile içeride büyük bir çöküş başlamıştır. İnsan yürür, konuşur, güler, işine gider, plan yapar. Ama içi bozulmuştur.

Ve içi bozulan insan, bir süre sonra temas ettiği herkesi de bozmaya başlar. Bu yüzden ben çocuklara, gençlere, yetişkinlere aynı şeyi söylemek isterim: Her şeyden önce utanacağınız şeyi bilin.

Kimin görüp görmediğinden önce, sizin için neyin yakışıksız olduğuna karar verin.

Herkesin yaptığı şey doğru değildir. Kalabalıklar bazen sadece toplu hata yapar. Trend olan her şey temiz değildir.

Güçlü görünen herkes saygın değildir. Rahat olan her yol doğru değildir. Bazen insanı insan yapan şey, işine geleni değil, içine sineni seçmesidir.

Ve bir şeyi daha söylemek isterim: Utanmayı tamamen kaybetmeyin ama gereksiz yükleri de sırtlamayın.

Ağladığınız için utanmayın. Hassas olduğunuz için utanmayın. İyi niyetiniz için utanmayın. Bir şeyi beceremediğiniz gün için utanmayın.

Yardım istediğiniz için utanmayın. Kalbiniz kırıldığı için utanmayın. Bunlar insan olmanın parçaları.

Asıl utanılması gereken şey, başkasının canını hiçe sayacak kadar kabalaşmak. Asıl utanılması gereken şey, güveni bilerek kırmak. Asıl utanılması gereken şey, kendi çıkarı için başkasının yarasını kullanmak.

Ben utancı böyle görüyorum.

Utanç, insanı küçülten değil; sınırını hatırlatan bir duygudur.
Utanç, insanı değersizleştiren değil; karakterini koruyan bir duvardır.
Utanç, başkası için değil; önce insanın kendisi için gereklidir.
Çünkü insan, herkesin içinde onurlu görünerek değil; yalnız kaldığında da kendinden utanmayacak biri olarak yaşamalıdır.
Ve galiba asıl mesele şudur:
Bir insanın gerçek yüzü, hata yapıp yapmamasında değil;
yanlış karşısında içinden neyin sustuğunda belli olur.
Vicdanı susmuşsa, utancı da susar.
Utancı susmuşsa, sınırları da dağılır.
Sınırları dağılmışsa, artık yapamayacağı şey azalır.

O yüzden ben hâlâ utanan insandan umutluyum.
Çünkü utanç varsa, vicdan tamamen ölmemiştir.
Vicdan ölmemişse, insan hâlâ değişebilir.
Hâlâ dönebilir.
Hâlâ “Ben buyum” demek yerine, “Ben daha iyi biri olabilirim” diyebilir.
Ve bazen bütün iyileşme, tam da o cümleyle başlar.