Bir klinik gözlemci olarak onu izlediğimde en çok dikkatimi çeken şey şu: 

Ziver, aslında yapabileceği şeyleri yapmaktan sürekli geri duruyor. Kendi potansiyelini kendi elleriyle gölgeliyor.
Derslerde, sınıfın arkasında oturmayı tercih ediyor. Söz almak için parmak kaldırmıyor, hatta bazen hocaların gözünden kaçmak için defterinin arkasına saklanıyor.
Çalışmadığı için değil, çalışsa bile “yanlış söylerim” korkusundan dolayı.
Bir gün bana şöyle anlattı:
“Hoca bir soru sordu. Cevabı biliyordum ama o kadar çok düşündüm ki ‘ya yanlış çıkarsa, ya herkes bana bakarsa, ya ap tal yerine konarsam’ diye…
Sonunda parmak kaldırmadım. Sonra da sınıftan biri yanlış cevap verince ‘ben doğru biliyordum’ diye içim içimi yedi.”
Bu durum sadece okulda değil, sosyal hayatında da devam ediyor. Arkadaşlarıyla dışarı çıktığında, hep onların kararlarına uyuyor.

“Nereye gidelim?” diye sorduklarında, Ziver genellikle “Fark etmez, siz bilirsiniz” diyor. Aslında fikri var, ama o fikrin kabul edilmeyeceğini, ya da gereksiz bulunacağını düşünüyor.
İlişkilerde ise durum daha karmaşık. Özgüven sorunları, bir insanın “sevilmeye değer olmadığını” hissetmesine yol açıyor. Ziver de birine ilgi duysa bile bunu belli edemiyor. İçinden sürekli şu ses yükseliyor:
“Ben kimim ki? O bana bakmaz bile.”
“Bana değer vermez. Daha iyileri varken beni neden seçsin?”
Bu yüzden duygularını saklıyor, çoğu zaman karşısındaki insanla gerçek bir bağ kurma şansını bile kaybediyor. Bir gün bana, hoşlandığı birinden bahsederken şunu söyledi:
“Mesaj atmak istedim ama yazdığım her şeyi sildim. Çünkü saçma bulacak diye düşündüm. Sonunda hiç yazmadım.”

Ziver’in dünyasında sosyal medya da büyük bir rol oynuyor. Instagram’da ya da TikTok’ta gezerken sürekli kendini başkalarıyla kıyaslıyor.
Başkalarının başarı hikâyelerini, mutlu ilişkilerini, güzel fotoğraflarını gördükçe kendi hayatı daha da değersiz geliyor.
“Benim de böyle bir hayatım olmalıydı ama yok. Demek ki ben yeterince iyi değilim.”
Bu cümle Ziver’in zihninde sürekli tekrar ediyor. Halbuki sosyal medyada gördüklerinin sadece “en iyi anlar” olduğunu bilse bile, kalbi buna inanmıyor.
Çünkü özgüven sorunu yaşayan insanlar mantığıyla kalbi arasında sıkışıp kalıyor.
Bir başka örnek de iş görüşmesinde yaşandı. Üniversiteye devam ederken part-time iş arıyordu. Görüşmeye gittiğinde, işveren ondan kendini tanıtmasını istedi. Ziver bana o anı şöyle anlattı:
“Sanki dilim tutuldu. Kendimi anlatmam gerekiyordu ama anlatacak bir şey bulamadım. Halbuki çalışkanım, sorumluluk sahibiyim, öğrenmeye açığım… Ama bunları söyleyemedim. İçimden ‘Benim neyim var ki?’ dedim.”
Sonuçta işi alamadı. Ve bu da onun “ben başarısızım” inancını daha da güçlendirdi.
Burada gördüğümüz şey çok net: Özgüven sorunları bir insanın sadece duygularını değil, geleceğini de şekillendiriyor. Kendini ifade edemediği için fırsatları kaçırıyor, ilişkiler kuramadığı için yalnızlaşıyor, başkalarının gölgesinde yaşamaya alışıyor.

Ziver’in hikâyesi belki bireysel görünüyor ama aslında çok evrensel. Pek çok genç, kendi sesini duyuramamanın, sürekli yanlış anlaşılmanın, “değerli değilim” duygusunun ağırlığını taşıyor.
Ve bu ağırlık, zamanla hem zihni hem de bedeni yoruyor.
Ama hikâyemiz burada umutsuzluğa saplanıp kalmıyor. Çünkü özgüven sorunları çözümsüz bir mesele değil. Ziver’in yolculuğu, üçüncü hikâyede başka bir boyuta taşınacak:
Kendini fark etme, küçük adımlarla cesaret kazanma ve yeniden deneme sürecine…
Şimdi sorum şu: Hiç siz de, Ziver gibi doğru bildiğiniz halde susmak zorunda kaldınız mı? Ya da içinizden gelen sesi “kimse önemsemez” diyerek bastırdınız mı? Eğer cevabınız evetse, yalnız değilsiniz.
Yorumlar