Bazen bir duygu gibi değil de, görünmez bir “sistem” gibi geliyor bana. Arayüzü yok, butonu yok, iptal tuşu hiç yok. Ama çalışıyor.
Hem de arka planda, pilini sömüre sömüre.
O gece de öyleydi.
İstanbul’un kış soğuğu camın kenarından içeri sızıyor, sokak lambası perdeden sarı bir çizgi gibi odama düşüyordu.
Çay soğumuştu; ben hâlâ sıcak bir şey arıyordum ama bardakta değil…
İçimde. İnsan bazen “derdim yok” diye gezinir de, aslında sadece doğru ekrana tıklamamıştır ya…
Ben o ekrana tıkladım.
Telefonu elime aldım. Bildirimler, yarım kalmış konuşmalar, “görülmüştür” gönderileri…
Sonra bir uygulama açtım.
Hani şu dert dinleme uygulaması gibi çalışan, biri anlatınca birinin gerçekten dinlediği türden. Kendini “dert anlatma” diye pazarlayan değil; “dert dinleme” deneyimini düzgün kurgulayan, kullanıcıyı yormayan, yargılamayan…
Kulağa kurumsal geliyor biliyorum ama bazı geceler kalbin bile müşteri destek hattına bağlanmak istiyor.
Ekranda tek bir cümle vardı:
“Anonim birini dinlemek ister misin?”
“İsterim,” dedim.
Çünkü bazen kendi derdini anlatmak istemezsin; başkasının derdini dinlersin ki, zihnin kendi gürültüsünü kısa süreliğine sustursun. Bu da bir çeşit içsel ‘sessize alma’ özelliği.
Kulaklığı taktım. Karşıdan bir ses başladı.
Kadın mı erkek mi anlamadığım, yumuşak ama kararlı bir ses:
“Ben aşkı bir insana ait sanıyordum…”
Bir an durdum. Çünkü bu cümle, benim kafamın içindeki sekmelerden birini birebir açmıştı.
Aşkı görmeyiz. Ruh gibi. Dokunamayız, tartamayız, ölçemeyiz. Ama hissederiz.
Hatta çoğu zaman, o his geldiğinde “kanıt” aramayız; his zaten kanıt gibi davranır.
Sanki kalbin içinde görünmez bir el, “tamam, burası aktif” diye bir yere dokunur.
Ses devam etti:
“Hayvanlar içgüdüyle birleşir, insan ise anlamla bağlanır derler…
Ben de buna inanmak istedim.”
Tam burada, beynim devreye girdi:
İnsan dediğin varlık, en ufak duyguda bile felsefe üretip kendini haklı çıkaran bir canlı.
(Bak, akıllıyız ama pratik değiliz. Kombiyi kısarız, kalbi açarız.)
Peki gerçekten öyle mi?
Hayvanlarda üreme döneminde gelip geçen birliktelikler…
Bizdeyse biri giderken kalbimizden bir parça kopuyor. Hatta bazen o parçayı da biz veriyoruz, kimse zorla almıyor. Ayrılığa “bitti” diyoruz ama içimizdeki kayıt sistemi “silme yetkisi yok” diyor.
Ve işin en tuhafı: Aşk yaşanırken “gerçek” oluyor; bitince “basitleşiyor.”
Yeni biri geliyor, yeni bir heyecan, yeni bir sürüm…
Bu kez “asıl buymuş” diyoruz. Öncekine dönüp bakınca, sanki eski bir uygulama gibi: “Güzelmiş ama güncellenmemiş.”
O anonim ses, sanki benimle aynı odadaymış gibi fısıldadı:
“On yaşındayken birine bağlanırsın…
Yirminde başka birine…
Otuzunda bir başkasına…
Hangisi gerçekti?”
Bu soru, insanın bütün savunma duvarlarını yıkan türden.
Çünkü gerçek şu: Aynı kalp, farklı zamanlarda, farklı insanlara aynı derinlikte bağlanabiliyor.
O zaman aşk bir kişiye ait bir şey değilse… Belki de aşk, bizim içimizde “hazır bekleyen” bir kapasite. Tetikleyici gelince aktifleşen bir mod.
Ve bunu düşününce insan ürperiyor. Çünkü “o kişi” diye kutsadığın şey, belki de senin içinde zaten vardı.
Sadece doğru zamanda doğru yüz, doğru ses,
doğru bakış…
doğru şarkı…
doğru susuş…
Derken aklıma başka bir şey geldi.
Hani bir kediyi seversin. Bir ağacı. Bir sokak köpeğini.
Bir çiçeği. Orada ne sahip olma var, ne kazanma hırsı.
Sadece “var olduğu için” sevme var. Karşılık beklemeden. sınır koymadan. “Bu ilişki bu çeyrekte ne getirdi?” diye raporlamadan.
Belki aşkın en gerçek tanımı budur:
Bir varlığı olduğu haliyle sevebilmek.
Eksiğiyle, fazlasıyla, susmasıyla, huyuyla… Hatta “beni seviyor mu?” belirsizliğiyle bile.
Karşımdaki bir an durdu. Sanki o da nefes aldı.
“Ben hep ‘dert anlatma’ ihtiyacı sandım bunu,” dedi.
“Ama galiba benim ihtiyacım dert anlatmak değilmiş… dert dinlenmekmiş.”
Bunu duyunca boğazım düğümlendi.
Çünkü evet: Bazen anlatmak istemeyiz.
Anlatınca gerçek olur. Gerçek olunca daha çok acıtır.
Ama biri sadece dinleyince…
insanın içindeki düğüm, “çözülmek zorunda değilmişim” diye rahatlar.
O an telefon ekranına baktım. Uygulamanın arayüzünde küçük bir ikon yanıp sönüyordu:
“dertdinleme talebi 1 adet ön görüşme talebiniz var.”
İstem dışı güldüm.
Hayat bazen çok acayip bir ürün tasarımcısı gibi: Tam “ben kimseye bir şey anlatmayacağım” dediğin yerde, sana bir “geri bildirim” penceresi açıyor.
Parmağım ekrana gitti. Kabul ettim.
randevu ekranı açıldı.
Ve ben, ilk kez bu kadar kendime yabancı oldum.
Sanki içimdeki o görünmez “aşk” denen şey, beni ele geçirmişti.
Ürpererek bir kelime etmesine bile müsade etmeden başladım.
“Ben… aşkın bir insan olmadığını düşünmeye başladım,” dedim.
“Belki de aşk, ruhun sessiz tanığıdır. Kim gelirse gelsin, içeride aynı koltukta oturur… izler… not alır… ve zamanı gelince…”
Tam o sırada, karşımdaki kişinin nefesi değişti.
Sanki bir şey söyleyecekti.
Sanki yıllardır biriktirdiği tek cümle, şimdi ağzının ucundaydı.
Ekranda yeni bir bildirim belirdi:
“Bu kişi seni tanıyor olabilir.”
Ve ben, o an… gerçekten korktum.
Çünkü bazı geceler, dertdinleme sitesi gibi çalışan bir platformda bile, en büyük risk şudur:
Seni anlayan biri çıkar.
Ve sen, “anlaşıldığın” anda kaçacak yer bulamazsın…
Yorumlar