Benim adım Artin.

Anadolu’nun bir kasabasında doğdum, burada büyüdüm.

Kış dediğin burada şakaya gelmez; ayaz insanın yüzünü değil, niyetini bile keser.

Ama Ferhan bir kere güldü mü, hava raporu iptal olurdu. Soğuğun KPI’ı düşerdi. Sanki güneş, kasabanın tek yatırımını ona yapmış gibiydi.
Ferhan’ı ilk kez okul sıralarında gördüm. Dördüncü sınıftaydık.
Herkes aynı önlüğün içinde aynı çocuktu, ama Ferhan…

Ferhan başka bir departmandan gelmiş gibiydi. Upuzun, dalga dalga saçları vardı; o yaşlarda kimsede öyle saç olmaz.
Gözleri… yazın sabah erkeninde, daha güneş yükselmeden toprağın üstüne düşen serinlik gibi bakardı.
İnsanın içine “sakin ol” diye imza atardı.



En çok da sesi kalır aklımda.
Ferhan konuşunca sınıf susardı; öyle bağırarak değil, öyle “ben geldim” diye değil…

Sesi kendiliğinden düzen kurardı. Öğretmeni severdi, kitapları severdi. Ben de onu ilk kez okurken sevdim.

Eline bir şiir kitabı alırdı, öyle içten, öyle düzgün okurdu ki kelimeler sanki masanın üstünde canlıymış gibi kıpırdar; insanın boğazında düğüm değil, çiçek bırakırdı.


Ben hep arkadan izledim.

Koridorda yürüyüşünü, pencere kenarında dışarı bakışını, teneffüste çömelip taşlarla oynamasını…

Kızlardan “başka türlüydü” derler ya; o laf bazen boş olur, bazen tam yerine oturur.

Ferhan havalı değildi ama vakurdu. Süslenmezdi ama göze batardı.

Kendini pazarlamazdı; buna rağmen herkesin aklında bir yer tutardı.

Sanki zaman onun çevresinde yavaşlar, gerisi normal akışında devam ederdi. Ben ise…
Ne o gün bana baktı, ne ertesi.

Ne ben konuştum, ne o bir selam verdi.

Ama insan sevince bazen uzaktan sevmeyi öğreniyor; bir çeşit “sessiz sözleşme” gibi. Her sabah aynı sıraya oturup saçlarını izlemek bile bana yeterdi.

Benim için aşkın bütçesi buydu: bakmak, susmak, içine atmak.
Kasabanın Soğuğu, İnsanların Sıcağı



Yıllar geçti. Lise bitti, hayat dağıttı bizi.

Ben kasabada kaldım, babamın dükkânını devraldım.

Rafların düzenini, veresiye defterini, sabah kepenk açmanın yorgun sevincini öğrendim.
Ferhan’ın nereye gittiğini bilmiyordum.
Sonra bir sabah annem, “

Halug istemeye gidecek,” dedi.
İşte o an öğrendim: Ferhan hâlâ buradaymış.


Kalbim öyle bir çarptı ki, sanki içimde yıllardır kapalı duran bir kasa birden açıldı, bütün evrak yere saçıldı.
Halug…

Ah Halug.

Başka memleketten gelme.

Yüzüne baksan sıradan; sıradanlığını da iyi taşır.

Takım elbise giyse üstünde eğreti durur, sanki bir başkasının hayatına imza atmaya gelmiş.

Kına gecesinde giydiği pantolonun paçaları iki defa kıvrılmıştı; insanın aklına “bu adam bir ömür nasıl kıvrılır” diye soru düşüyor.



Ama çıktı karşısına “damat” diye.
Ferhan sustu. Kabul etti.

Ne diyebilirdi ki?

Kasabada kararlar çoğu zaman aile meclisinde alınır; kişinin kalbine sadece “bilgilendirme” geçilir.

Anası babası “adam iyi biri” dedi. İyi… Evet, iyi. Ama “iyi” her zaman “doğru” demek değil.

“İyi”, bazen sadece risk almamaktır. Ferhan okuyup gitseydi belki her şey başka olurdu; ama gidemedi.

Bazı insanların yolu şehir dışına çıkmaz, çıkamaz.

Bazı insanların kaderi, evin kapısında mesaiye başlar.
Ben yandım. Söyleyemedim.



Ferhan benim kalbimdeydi ama dilimde hiç olmadı.

Sonrası evlilik, çocuk, ev… Halug, Ferhan’a sahip oldu; sevdi mi, bilemem. Sevgi dediğin şey, sözle değil eylemle anlaşılır.

Ferhan’ın yüzünde zamanla bir şey oldu: güzelliği eskimedi ama ışığı azaldı.

Sanki birileri onun içindeki kadının sesini “mute”a aldı.

Sokakta yürürken başını eğmeye başladı. Konuşurken göz kaçırdı.
Gülüşü… bir zamanlar sınıfı susturan o gülüş, yıllar içinde dosyalanıp bir çekmeceye kaldırıldı.

Ben her sabah dükkânın camından bakarken aynı cümle içimde dönüp durdu: “Keşke…”
Bu kelime kasabada çok kullanılır; ama çoğu kişi onun bedelini ödemez. Ben ödedim.
Bir Selamın Taşıdığı Yük
Halug büyükşehire gitti.

Dönmeyecekmiş.
Bir gün Ferhan ilk defa tek başına sokağa çıktı.

Bakkala uğradı. Benim dükkânın önünden geçti.

Başını kaldırdı, bana baktı…




ve yıllar sonra ilk kez selam verdi.
Sadece: “Selamün aleyküm.”

Ama o selamın içinde on üç yıl vardı. Suskunluk vardı. Yalnızlık vardı. İçine atılmış cümleler, yarım bırakılmış hevesler, konuşulmayan bir hayatın bütün kalemleri vardı.

Bir selam, bazen bir hayat gibidir; sayfa sayfa okursun, sonunda şu çıkar:

Zarar büyümüş.
İşte o gün anladım: Ben Ferhan’ı hep aynı yaşta sevdim. İlk gördüğüm yaştaki gibi. Sınıfın köşesinde oturan, elinde kitapla gülümseyen o haliyle. Zaman geçti ama benim içimdeki Ferhan yaşlanmadı.

Ben sevdamı büyüttüm; o ise sanki büyümesine izin verilmemiş bir çiçek gibi hep eksildi.
Ben hiç evlenmedim. Evlenemedim.
Çünkü hiçbir kadının ismi Ferhan gibi içimde yankılanmadı.
Hiçbir bakış, onun teneffüsteki dalgınlığı gibi içime akmadı.

“Hayat devam ediyor” derler. Evet, ediyor.
Ama bazı insanlar hayatı devam ettirmez; sadece katlanır.

Ben katlandım. Şimdi Halug gitti.
Ferhan hâlâ burada.
Ben ise onun gözlerine bakmaya bile korkuyorum.
Çünkü göz dediğin şey, insanın en dürüst aynasıdır; yıllarca sakladığın her şeyi tek bakışta ifşa eder.



Bazen dükkânın önü boşalınca kendi kendime konuşuyorum. Sanki bir toplantı odasında karar alacakmışım gibi:
Söylesem… geç mi?
Sussam… yine içime mi?
Bir gün yine dükkânın önünden geçer belki. Bir selam daha verir.

O an belki şunu derim; net, kısa, kimseyi kandırmadan:

“Ferhan…

Ben seni her şeyden önce sustum.

Kimselere söylemeden, sana bile çaktırmadan…
sustum. Ama sevdiğimi de sustum.”
Çünkü bazı sevdalar vardır…

operasyonel olarak yürütülemez.

Ama kapanış işlemi de yapılmaz.

O aşkın acısı hep yaşaanır.