Benim adım Aya Elaheh.
Bazen insanın hayatı bir bavula sığar sanırdım. Meğer bazı acılar bavula bile sığmıyormuş. Evini, mahalleni, çocukluğunun geçtiği sokağı, annenin sesini, komşunun kapı önündeki kahvesini, sabah ekmek kokusunu…

Hepsini arkanda bırakmak kolay değilmiş. Suriye’de savaş başladığında önce inanmadık. “Birkaç gün sürer, geçer” dedik. İnsan kötü şeylerin kendi evine kadar geleceğine inanmak istemiyor. Ama sonra sesler yaklaştı. Patlamalar, korkular, geceleri uyuyamamalar başladı. Annem her gürültüde dua ederdi.

Ben de güçlü görünmeye çalışırdım ama içimde hep aynı soru vardı:
“Yarın yaşayacak mıyız?”
Bir gün artık karar vermemiz gerekti. Kalmak mı, gitmek mi? Kalırsak ölüm korkusu vardı. Gidersek bilinmezlik. İnsan bazen iki acıdan daha az öldüreni seçiyor. Biz de gitmeyi seçtik.
Türkiye’ye ilk geldiğim yer Hatay oldu. O zamanlar hem yorgundum hem de çok utanıyordum. Çünkü yardım istemek kolay değildir. İnsan kendi ülkesinde güçlüdür, ama başka bir ülkeye geldiğinde sanki sesi küçülür.

Dilini bilmezsin, yolu bilmezsin, kimseyi tanımazsın. Ama Hatay’da ilk defa biri bana su verdiğinde ağlamıştım. Çünkü o sadece su değildi. “Sen insansın, yalnız değilsin” demekti.
Hatay’da bir süre kaldım. Yeni bir hayat kurmaya çalıştım. Ama savaşın izi insanın üstünden hemen çıkmıyor. Geceleri hâlâ bazı seslerden korkardım. Kapı hızlı çalsa irkilirdim. Bir çocuk ağlasa içim sıkışırdı. Yine de sabrettim.

Çünkü yaşamak bazen sadece nefes almak değil, sabah kalkıp tekrar denemektir. Sonra İstanbul’a, Esenyurt’a geldim. İstanbul çok büyüktü. İnsan kalabalığın içinde daha da yalnız hissedebiliyormuş. Esenyurt’ta benim gibi çok insan vardı. Suriye’den gelenler, başka şehirlerden gelenler, çalışmak isteyenler, tutunmaya çalışanlar…

Herkesin yüzünde ayrı bir yorgunluk vardı. İlk zamanlar iş bulmak zor oldu. Dilim yetmedi, cesaretim yetmedi, bazen gücüm yetmedi. Kapılar kapandı.

Bazı insanlar anlamadı, bazıları kırıcı konuştu. Ama bazı insanlar da vardı ki, hiç unutmam. Bana sabırla Türkçe kelime öğreten kadınlar oldu. “Korkma, yavaş yavaş öğrenirsin” diyenler oldu. Bir markette yolumu gösteren yaşlı bir amca vardı; bana kendi kızına davranır gibi davrandı. O gün eve giderken içimden şunu söyledim:
“Ben burada yeniden başlayabilirim.”
Sonra küçük bir tekstil atölyesinde iş buldum. İlk maaşımı aldığım günü hiç unutmam. Çok büyük para değildi ama benim için onur demekti. Kendi emeğimle ayakta durduğumu hissettim. Sabah erken kalktım, işe gittim, yoruldum, bazen ellerim ağrıdı ama içimde bir ışık vardı.
Çünkü artık sadece savaşın içinden çıkmış bir kadın değildim.
Ben çalışan, öğrenen, direnen, yeniden kurulan bir kadındım.
Türk halkına karşı içimde büyük bir minnet var. Biliyorum, göç kolay bir konu değil. Herkesin derdi var, herkesin geçim sıkıntısı var. Bazen insanlar bizi anlamakta zorlanıyor. Bunu da görüyorum. Ama ben bu ülkede bana kapısını açan, ekmeğini paylaşan, bana insan gibi bakan insanları da gördüm. Onların iyiliği benim kalbimde çok büyük bir yerde duruyor.
Ben Türkiye’de sadece barınmadım.
Ben burada yeniden insan olduğumu hatırladım.
Bugün hâlâ eksiklerim var. Türkçem bazen yetmiyor. Geçmişim bazen rüyalarıma geliyor. Ama artık geleceğe bakabiliyorum. Belki bir gün kendi küçük işimi kurarım. Belki başka kadınlara yardım ederim.

Belki benim gibi korkuyla yola çıkan birine “Ben de geçtim o yoldan, yalnız değilsin” derim.
Benim göç kararım bir tercih değil, bir mecburiyetti.
Ama hayata tutunmak benim tercihim oldu.
Ben Aya Elaheh.
Savaşın içinden geldim.

Türkiye’de yeniden umut etmeyi öğrendim. Ve bugün, içimde hâlâ kırıklar olsa da, artık sadece geçmişimi değil, geleceğimi de anlatmak istiyorum.
Bu yazı Elaheh'ın DertDinle ye ulaştırdığı hikayenin bir parçası, savaşın bir insanı nasıl yurdundan kopardığını; ama merhamet, emek ve sabırla yeni bir hayatın nasıl kurulabileceğini anlatır. Aya Elaheh’in sesi, göçün sadece yer değiştirmek değil, insanın kendini yeniden bulma mücadelesi olduğunu anlatıyor.