Meğerse tatlı değilmiş. Tatlı görünümlü disiplin programıymış.


Hatice Hanım’ın en sevdiği cümle:
“Ben karışmam kızım… ama…”
O “ama” var ya…
O “ama” ile dünya ekonomisi çöker, bir ilişki biter, bir ülke kurulur.
Mesela bir gün mutfaktayım. Mercimek çorbası yaptım. Kokusu evin içine yayıldı. Tam içim rahatladı… arkadan geldi, tencerenin kapağını açtı, bir baktı, sessiz kaldı. O sessizlik… sanki çorbaya değil, karakterime bakıyor.
Sonra dedi ki:
“Ben karışmam kızım ama… mercimeğin suyu az gibi.”
Ben: “Az mı?”
O: “Yani… bizde mercimek böyle olmaz. Bizde mercimek… mercimek gibi olur.”
Benim çorba bir anda mercimek olmaktan çıktı, aile geleneğine karşı açılmış bir dava dosyasına dönüştü.
“Mücadeleci kaynana” ne demek biliyor musun?
Mücadeleci kaynana, sana doğrudan saldırmaz. Hayır. O daha profesyonel.
Seni dolaylı yoldan eğitir.
Örnek: Salona bir yastık koymuşum.
Hatice Hanım gelip yastığa bakıyor. Sonra yastığın yanından geçerken şöyle diyor:
“Bizim evde yastıklar böyle durmazdı… ama gençler modern tabii.”
Yani ben yastığı koymadım; medeniyet tercihi yaptım.
Bazen de evin içinde dolaşıp “rastgele” cümleler bırakıyor:
“Ah canım… eskiden gelinler sabah daha erken kalkardı…”
Ben de içimden: “Hatice Hanım, ben gelin değilim… insanım. Yazılım güncellemesi değilim ki sabah 6’da restart atayım.”
Bir gün “düğme savaşı” çıktı
Asıl komik olan şu: Hatice Hanım evde sürekli bir şeyleri “düzeltme” halinde.
Ben düğme dikiyorum, o “düğme anatomisi” anlatıyor.
Bir gün eşimin gömleğinin düğmesi kopmuş. Ben diktim.
Hatice Hanım gördü, yaklaştı, gözlerini kıstı. Düğmeye baktı.
“Ben karışmam kızım ama… bu düğme biraz yukarıdan dikilmiş.”
Ben de ilk defa içimdeki gelin evrenini serbest bıraktım:
“Hatice Hanım, düğme yukarıdan dikildiyse… belki de gömlek kendini geliştirmek istemiştir.”
Kadın bir durdu.
Bir saniye… iki saniye…
Sonra gülmemek için dudağını ısırdı.
İşte o an anladım: Mücadeleci kaynana, mizaha yenilir. Ama kısa süreliğine
“Mücadeleci kaynana” ne demek biliyor musun?
Mücadeleci kaynana, sana doğrudan saldırmaz. Hayır. O daha profesyonel.
Seni dolaylı yoldan eğitir.
Örnek: Salona bir yastık koymuşum.
Hatice Hanım gelip yastığa bakıyor. Sonra yastığın yanından geçerken şöyle diyor:
“Bizim evde yastıklar böyle durmazdı… ama gençler modern tabii.”
Yani ben yastığı koymadım; medeniyet tercihi yaptım.
Bazen de evin içinde dolaşıp “rastgele” cümleler bırakıyor:
“Ah canım… eskiden gelinler sabah daha erken kalkardı…”
Ben de içimden: “Hatice Hanım, ben gelin değilim… insanım. Yazılım güncellemesi değilim ki sabah 6’da restart atayım.”
Bir gün “düğme savaşı” çıktı
Asıl komik olan şu: Hatice Hanım evde sürekli bir şeyleri “düzeltme” halinde.
Ben düğme dikiyorum, o “düğme anatomisi” anlatıyor.
Bir gün eşimin gömleğinin düğmesi kopmuş. Ben diktim.
Hatice Hanım gördü, yaklaştı, gözlerini kıstı. Düğmeye baktı.
“Ben karışmam kızım ama… bu düğme biraz yukarıdan dikilmiş.”
Ben de ilk defa içimdeki gelin evrenini serbest bıraktım:
“Hatice Hanım, düğme yukarıdan dikildiyse… belki de gömlek kendini geliştirmek istemiştir.”
Kadın bir durdu.
Bir saniye… iki saniye…
Sonra gülmemek için dudağını ısırdı.
İşte o an anladım: Mücadeleci kaynana, mizaha yenilir. Ama kısa süreliğine
“Çay” üzerinden psikolojik üstünlük
Bizim evde çay bir içecek değil. Bir diplomasidir.
Hatice Hanım çayı içerken bile değerlendiriyor.
Bir gün çay demledim. Rengi güzel. Demi yerinde.
Kendi kendime “Oldu bu!” dedim.
Hatice Hanım bardağı aldı, baktı…
İlk yudumu aldı…
Sonra dedi ki:
“Çay güzel kızım… ama…”
Ben: “Ama…?”
O: “Bir tık daha ‘bizim’ olsa daha güzel.”
“Bizim” dediği şey ne bilmiyorum.
Belki çayın içine aile soy ağacı atmak gerekiyor.
O gün dayanamadım.
Dedim ki: “Hatice Hanım, bu çay ‘bizim’ değilse… ben bunu ‘halk çayı’ ilan ediyorum. Demokrasi geldi.”
Eşim mutfakta boğulur gibi güldü.
Hatice Hanım’ın gözünde ise iki duygu vardı:
“Bu gelin beni tiye alıyor.”
“Ama fena da değil.”
Sonra bir şey oldu… ben fark etmeden
Bir akşam oturduk. Hatice Hanım yorgundu.
Ben de yorgundum.
Ev sessizdi. İlk defa kaynanamın “mücadele” modunun değil, insan modunun açık olduğunu gördüm.
Kendi kendine söyledi:
“Ben de gençken çok uğraştım… Her şeyi kontrol etmeye çalıştım. Sonra anladım… kontrol ettikçe kaybediyorsun.”
O an benim içimde bir düğüm çözüldü.
Meğer Hatice Hanım’ın “mücadeleci” hali, kötü niyetten değil… korkudanmış.
Oğlu elden gidiyor sanıyor. Düzen bozuluyor sanıyor.
İnsan bazen sevdiği şeyi korumaya çalışırken, onu boğduğunu fark etmiyor.
Ben de yumuşadım.
Dedim ki: “Hatice Hanım… siz beni bazen çok zorluyorsunuz.”
O da hiç beklemediğim şekilde cevap verdi:
“Biliyorum kızım… ben de kendimi zorluyorum.”
Bak işte… o cümle var ya…
Onca “ama”nın içinde ilk defa gerçek bir noktaydı.

Benim taktiğim: Savaş değil, zekâ
Şunu öğrendim: Mücadeleci kaynana ile savaşılmaz.
Onunla diplomasi yapılır.
Küçük sınırlar, net cümleler, tatlı ama kararlı bir dil.
Artık “Ben karışmam ama…” başlayınca gülümsüyorum:
“Hatice Hanım, ‘ama’larınızı not aldım. Haftalık rapora ekleyeceğim.”
O da gülüyor.
Bazen. (Tamam, nadiren.)
Ama artık evde şunu biliyoruz:
Ben gelinim diye “şekillendirilecek” biri değilim.
O da kaynana diye “kötü” biri değil.
İkimiz de aynı adamı seviyoruz: biri evladı diye, biri kocası diye.
Ve arada bir… aynı çayı içebiliyoruz.
“Bizim” olmasa da, “insan” gibi.
Kaynana dertleri bitmez mi? Bitmez.
Ama artık ben şunu diyorum:
Mücadeleci kaynana, insanı ya çökertir… ya da güçlendirir.
Beni mi?
Ben güçlendim.
Tabii arada gizli gizli ağlıyorum…
Ama o da sayılmaz, gözümden “soğan kaçtı.”
Hatice Hanım görürse, “Ben karışmam ama…” diyecek çünkü.
Yorumlar