BuSuu sıradan bir kadındı. Ne göz alıcı güzelliğiyle dikkat çekerdi ne de hayatı filmlere konu olacak kadar sıra dışıydı. Ama içinde, her kadın gibi sevgiye, takdire, anlamlı bir varoluşa aç bir yürek taşıyordu.
İki çocuğunu büyütmüş, eşine hep sadık kalmış, evini yuva yapmak için çırpınmış bir kadındı. Ama zaman geçtikçe, özellikle çocuklar büyüyüp kendi yollarına gitmeye başladıkça bir boşluk sarmıştı etrafını.
Sabahları uyandığında yapacakları belliydi: Kahvaltı, temizlik, yemek… ve sessizlik. İç sesi sürekli fısıldıyordu:
Sadece anne ve eş olmak mı bu hayatın özeti?
Peki ben neredeyim? Eşini seviyordu, ama o da zamanla uzaklaşmıştı.
Evin içinde sürekli bir telaş, stres…
BuSuu ’nun saçını kestirmesi fark edilmiyordu, yeni bir elbise alsa yorum yapan yoktu. Öylece geçiyordu günler. Dışarı çıkmak, başka insanlarla konuşmak, yeniden hissedebilmek istiyordu. Ama bu istek bile ona suç gibi geliyordu başta.
Bir gün, çocuklar okuldayken, cesaretini topladı ve eşine sordu:
— Çalışmak istiyorum.
Eşi başta sessiz kaldı. Sonra arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı.
— "Herkes ne der, düşündün mü?"
Evet, düşündüm. Ama daha da önemlisi ben ne hissediyorum... onu düşündüm.
Eşinin içinde çatışmalar oldu, bunu biliyordu. Ama sonunda gözleriyle gülümsedi:
"Madem seni mutlu edecek... dene bakalım."

BuSuu için bu küçük cümle bir zinciri kırmak gibiydi.
Çalışmaya başladığı ilk hafta, eve gelişinde yorgun ama neşeliydi. Yeni bir şey yapmanın heyecanı, sabah hazırlanıp evden çıkmanın canlılığı içindeydi.
Artık aynaya baktığında, biraz daha dimdik duruyordu omuzları.
İş yerinde her şey yolundaydı. Ta ki Turkan’la tanışana kadar…
Turkan ne tipik bir yakışıklıydı, ne de iddialı bir adam. Ama konuşması samimiydi. Basit ama içten cümlelerle BuSuu’nun dikkatini çekmeye başladı.
— Bugün çok yakışmış bu renk size.
— Böyle gülmenize bayılıyorum. BuSuu önce tedirgin oldu. Yanlış anlar mıyım?,
Ben evliyim... diye düşündü. Ama bu küçük iltifatlar, onun uzun zamandır evde duymadığı şeylerdi. Başta kulak ardı etti, ama kalbi ona oyun oynamaya başladı. İş yerinde kısa sohbetler, çay araları, bakışlar…

Bunlar alışkanlık haline geldi.
Bir sabah aynaya baktığında, içinden geçen düşünce şuydu: Ben Turkan’ı bekliyorum.
O an kendinden korktu. Çünkü hâlâ eşini seviyordu. Hâlâ o evde olmak istiyor, çocuklarını karşılamak istiyordu.
Ama içinde bir kadın da vardı. Görülmek isteyen, değer görmek isteyen, hâlâ sevilebileceğine inanan bir kadın.
Evdeyse durum tersine dönmeye başlamıştı. Eşi, BuSuu’nun gülüşünü artık ona ait hissetmiyor gibiydi. Mesafeler açıldı. Evin havası soğudu. Bir gece BuSuu, mutfakta otururken telefonuna gelen bir mesajı okudu. Turkan’tandı.
Yarın kahveyi birlikte içelim mi? Sana iyi geldiğimi düşünüyorum. BuSuu uzun süre ekrana baktı. Sonra telefonu kapattı ve içeriye, eşinin yanına gitti. Koltuğun kenarına oturdu, başını yavaşça eşinin omzuna koydu. Sessizlik vardı. Ama bu kez içinden bir ses bağırıyordu:
Ben yol ayrımındayım. Ya kendimi kandırmaya devam edeceğim ya da gerçeğimle yüzleşeceğim. Peki ya sen?
- Hiç bir yabancının seni evindekinden daha çok gördüğünü hissettin mi?
- Bir kadın sadece eşi tarafından takdir edilmediği için uzaklaşabilir mi?
Ertesi sabah BuSuu işe gittiğinde, yüzünde çözülmemiş bir denklem vardı. Ne mutlu ne de mutsuzdu. Sanki her adımında vicdanı ayaklarına ağırlık bağlıyordu. Turkan her zamanki gibi onu kapıda karşıladı. Gülümsedi. BuSuu bu kez sadece başıyla selam verdi, uzaklaştı.
Ama içten içe düşünüyordu:
"Ben sadece biraz ilgi görmek istedim. Biraz anlaşılmak. Bu bir ihanet mi? Yoksa yıllardır görmezden gelinmenin fısıltısı mı bu?" BuSuu, Turkan’a karşı oluşan ilgisinin yarattığı suçlulukla boğuşurken, evdeki sessizlik artık daha da görünür olmaya başlamıştı.
Eşi Soner, her ne kadar dışarıdan sakin görünse de farkındaydı… BuSuu değişiyordu. "Gülüşü bana ait değil artık," diye geçirdi içinden. Ama Soner’in de kendi içinde açamadığı bir defter vardı: yıllarca “kendi gibi olmamak” pahasına ailesi için çalışmış, sevdiği kadının yanında nasıl durması gerektiğini unutmuştu. O akşam yemek sofrasında uzun bir sessizlik oldu. Ne çocuklardan konuşuldu ne işten…

Sadece çatal sesleri. Soner, yemeği bitirdikten sonra sordu:
Beni eskisi gibi seviyor musun BuSuu Kadın, cevap veremedi. Dili tutuldu. İçinde fırtınalar vardı ama dışı hâlâ sakin. Yalnızca şu kelimeler dökülebildi dudaklarından:
— "Sadece anlaşılmak istedim."
Ertesi gün Turkan, BuSuu’nun yanına geldi. — Beni neden bu kadar geri ittin bugünlerde? Ne oldu?
BuSuu gözlerinin içine baktı. Sence biz ne yapıyoruz?
Tukan sessiz kaldı. Ardından o cümle döküldü: Ben sana aşık falan değilim BuSuu. Sadece iyi geliyorsun bana. Herkes hayatında birini ister ya…
Sen bana iyi geliyorsun, ama hayatımı değiştirmem. Benim niyetim bu değildi. Bu cümle, BuSuu’ya atılan bir tokat gibiydi. Çünkü o sırada evliliği sallantıdaydı.
Ailesiyle arası açılmış, çocukları huzursuzlanmaya başlamıştı. Turkan ise aslında sadece duygusal bir boşluğu doldurmuştu. Geçici bir konfor alanıydı. Ve bu alan şimdi çatlamıştı. O gece, BuSuu eşiyle konuşmak için ilk defa adım attı. — Beni hâlâ seviyor musun?
Soner gözlerini kaçırmadan cevapladı:
— “Seni seviyorum ama nasıl seveceğimi bilmiyorum bazen. Ama senin için savaşmaya hazırım, yeter ki gerçekten birlikte yürüyelim.”
BuSuu ilk kez ağladı, içten.
Ve o gece, uzun bir yürüyüş yaptılar. Sessizliği fısıltılarla kırdılar.
Turkan yeniden ortaya çıkar mı?
BuSuu gerçekten eşini yeniden sevebilir mi?

Aile mi, kalp mi kazanır?
BuSuu, Turkan’ın sözlerinden sonra içsel bir boşluğa düşmüştü.
Turkan’ın ilgisi, onun için sadece geçici bir heyecanmış gibi görünüyordu. Bu farkındalık, BuSuu’nun kendini sorgulamasına neden oldu. Evde ise Soner, BuSuu’nun değişimini fark etmişti. Aralarındaki mesafe giderek artıyordu. Soner, eşinin duygusal olarak uzaklaştığını hissediyor, ancak ne yapacağını bilemiyordu.
Bir akşam, BuSuu ve Soner arasında sessiz bir konuşma geçti:
— "Seni hâlâ seviyorum ama nasıl seveceğimi bilmiyorum," dedi Soner.
— "Ben de seni seviyorum ama kendimi kaybettim," diye yanıtladı BuSuu.
Bu dürüstlük, aralarındaki buzları bir nebze olsun eritti. İkisi de ilişkilerini kurtarmak istiyordu, ancak nasıl başlayacaklarını bilemiyorlardı. BuSuu, kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıktı. Kendini yeniden keşfetmek, ne istediğini anlamak için zaman ayırdı. Bu süreçte, Soner de değişmeye başladı. Eşine daha fazla ilgi göstermeye, onun duygularını anlamaya çalıştı.
Bir gün, birlikte yürüyüşe çıktılar. Sessizliğin içinde, sadece adımlarının sesi vardı.
Ancak bu sessizlik, aralarındaki bağı yeniden kurmalarına yardımcı oldu. - Sizce, evlilikte duygusal uzaklık nasıl aşılabilir? - Bir ilişkiyi yeniden canlandırmak için neler yapılabilir? BuSuu bir sabah aynaya baktığında, yorgun gözlerinin ardında tanımadığı bir kadınla karşılaştı. Hayatı boyunca çevresine göre yaşamıştı. Eşinin ailesine, kendi ailesine, komşulara, mahalleye… Hep "iyi kadın", "iyi eş", "iyi anne" olma çabası içindeydi. Ama o sabah ilk kez kendisine şu soruyu sordu: “Ben kimin hayatını yaşıyorum?” Turkan’dan gelen mesajlara artık cevap vermiyordu. Eskisi kadar sık yazmıyor, yazdığında da içtenliği kalmamıştı. Bir sabah, “Sen özel birisin ama ben kendimi hazır hissetmiyorum,” diye başlayan bir mesajla tamamen ortadan kayboldu. BuSuu, o mesajla ilk defa rahatladı. Çünkü artık sahte bir şeyin peşinden koşmuyordu. Eşine karşı hâlâ kırgınlıkları vardı. Ama bir gün, Soner elinde çiçeklerle çıkageldi. Her zamanki gibi ağırbaşlı ve utangaç bir şekilde: ilk tanıştığımız gün gibi olsun istedim. Sen haklıydın… Ben sustum, sen yalnızlaştın,” dedi. BuSuu’nun gözleri doldu. İlk kez bir özür duymuştu ondan. İlk kez bir çaba… İlişkilerde “kendini kaybetmek” ne anlama gelir? İşte BuSuu’nun en büyük savaşı buydu. Sevgiyle sorumluluk arasındaki çizgiyi ayırt edememişti. Evini, ailesini korumaya çalışırken, kendisini unutmuştu. Turkan bu boşlukta bir “ayna” olmuştu. Ama onun da gösterdiği şey, sadece geçici bir ilgiydi. Kalıcı olan, insanın kendine dönmesiydi. BuSuu işten ayrılmadı. Ama başka bir departmana geçti. Daha sakin, daha huzurlu bir yerde yeniden başladı. Evde ise Soner’le her şey sihirli değnekle düzelmedi elbette. Ama konuşmayı öğrendiler. İçlerinde tuttuğu şeyleri birbirlerine anlatmayı… Küsmemeyi… Sarılmayı… Ve BuSuu artık sadece eş, anne ya da çalışan kadın değil… Aynı zamanda kendisiydi. Kırgın, ama güçlü… Yorgun, ama hâlâ umutlu. BuSuu, uzun zamandır ilk kez sabahı bir buruklukla değil, merakla karşıladı. Mutfağa indi, kahvesini hazırladı ve balkona çıktı. Gözleri uzaklara değil, içine bakıyordu artık. Turkan çoktan geçmişte kalmıştı.

Soner’le araları düzelmeye başlamıştı ama bu sefer BuSuu’nun niyeti farklıydı: Artık sadece bir eş ya da anne olarak değil, “BuSuu” olarak da var olmak istiyordu. O gün kararını verdi. Bir psikolojik danışmandan seans almaya başladı. İlk başta çekinmişti, hatta ne anlatacağını bile bilememişti ama bir gün seansın sonunda danışman ona şu cümleyi kurdu: Hayatını bir başkası anlamadan yaşayamıyor olman, başkasının seni anlamasına muhtaç olduğun anlamına gelmez. Bu cümle, BuSuu’nun içindeki birçok zinciri kırdı. Aylar içinde kendine dair çok şey fark etti: * Başkalarının onayı için yaşadığını * Kendi ihtiyaçlarını hep ertelediğini * Mutluluğun birilerinden değil, kendi varlığından geldiğini… BuSuu bir gün kendine not yazdı:
Ben sevilmeye değerim. Beni anlayan birine ihtiyacım yok, çünkü artık kendimi anlamaya başladım.
Artık daha çok kitap okuyordu. Bahçeyle ilgileniyor, zaman zaman kadın dayanışma gruplarına katılıyor, bazen de yalnız bir kafede oturup kahve içiyordu.
Kimseye hesap vermeden. Kimseye kendini kanıtlamadan. İlk defa hayatı ‘yaşıyor’ gibi hissediyordu. Soner bu değişimi fark etti. Ona daha çok saygı duymaya başladı. Evlilikleri, alışılmış rollerin ötesine geçti. Artık sadece “birlikte yaşamak” değil, “birbirine alan tanımak” haline geldi. BuSuu artık bir hikâyenin sadece yan karakteri değil. Kendi hikâyesinin başrolünde. Kırılmış, ama büyümüş biri. Ve biliyor musun? BuSuu’nun hikâyesi senin hikâyene de benziyor olabilir. - Hiç kendin için bir “sessiz devrim” yaptın mı? - Bugün kendin olmak için neyi geride bırakabilirsin?
BuSuu artık sadece kendini değil, çevresini de gözlemlemeye başlamıştı. İş yerinde sessiz duran Ayla’nın ne zamandır omuzları çökmüştü, fark etti.
Mahallede, kocasının öfkeli bakışlarından korkup çocuğuyla markete bile çıkmayan Zeynep vardı. Ve bir de annesi...
yıllarca “kadın susar, kadın katlanır” diyerek susan, bastıran, unutan bir anne. BuSuu değişmişti. Ama bu değişim yalnızca içsel bir huzur değildi. BuSuu artık başka kadınlara da aynalık yapıyordu. Bir gün küçük bir kadın grubu kurdu. Adını da koydu: “Kırılmadık, Güçlendik” Her hafta çaylar demlendi, kalpler açıldı. Ayla bir gün dayanamayıp ağladı:
"Yıllardır sustum. Şimdi ilk defa biri ‘anlıyorum’ demedi sadece, gerçekten anladı." Zeynep ilk defa tek başına dışarı çıktı, çocuğuyla birlikte sinemaya gitti.
Annesi ise BuSuu’ya sarılıp fısıldadı:
"Ben susarak güçlü olduğumu sandım, sen konuşarak güç oldun kızım. BuSuu bir sabah kendini aynada izlerken gülümsedi.

Aynadaki kadın hâlâ aynıydı ama bakışı bambaşkaydı. O artık kendi sesiyle konuşan, başka kadınlara da ses olabilen bir kadındı. Hayat hâlâ zordu. Ama artık o zorluğun karşısında dimdik duran biri vardı.
Adı BuSuu. Ve o artık sadece hayatta kalmıyor, hayatı dönüştürüyordu. Bu hikâyeyi okurken senin de aklına “ben de böyle hissetmiştim” dediğin anlar geldiyse, bilin ki yalnız değilsin. Belki sen de BuSuu’sun.
Ya da onun dokunduğu kadınlardan biri… Peki sen, kimin hayatına dokunmak istersin?